1 Ekim 2012 Pazartesi

İNGİLİZ ROMANI [ALINTI #20]

Doğrudan alıntıları yazmak yerine önce bir not düşmek istiyorum; paylaştığım alıntılar kitabı okurken aklımda soru işareti yaratan veya üzerine düşünülmesi gerektiğine inandığım cümleler. Yazarlar ve eserleriyle ilgili teorik bilgileri paylaşmamaya özellikle dikkat ettim. Örneğin Charles Dickens başlığındaki yazıların neredeyse tamamının altını çizmişken, buraya tek bir cümle dahi koymadım çünkü yazarı/eserleri okumamış kişiler için anlamsız bir alıntı topluluğu yaratmak istemedim. Alıntılar, kitabın orijinalindeki gibi başlıklar halindedir. Keyifli okumalar.

  1- ROMAN NEDİR?
“Sözcüğün Buckingham Sarayı’ndaki karşılığı kadar soylu olmayanıyla söylersek, yazınsal türlerin kraliçesi romandır.” (Sf. 7)

“Roman, kökenleri nereye dayanırsa dayansın, modern bir türdür çünkü geçmişle sınırlandırılmayı reddeder. ‘Modern’ olmak demek, 10 dakika önce gerçekleşmiş bir olayı bile geçmişe havale etmektir.” (sf. 15)

“Romanın yükselişi, aynı zamanda modern bilimin yükselişine koşuttur. Roman, bilimin otoriteye karşı sorgulayıcı tutumunu paylaştığı gibi onun rasyonel, seküler, inatçı ve araştırmacı ruhunu da paylaşır. Dışarıdan dayatılmış bir otoriteye tabi olmaktansa kendisi otorite olmak ister.” (sf. 15)

“Tüm akımlar gerçekçi değildir ancak modern İngiliz romanına egemen olan edebi akım gerçekçiliktir.” (sf. 20)

“(…) ‘kurgu’ tam olarak ‘gerçek değil’ anlamına gelmez. ‘Bir hikâyenin (gerçek ya da değil) kendi ötesinde bir anlam taşıyacak şekilde işlenmesi’ anlamına gelir.” (sf. 23)

“Yabancılaşma, insanların nesnel dünyanın kendi yaratıları olduğunu fark etmediği durumdur.” (sf. 30)

“İngiliz romanının hikayesi, (…) bir yazı türünün dokusunun giderek artan zenginleşmesinin hikayesidir.” (sf. 33)

2- DANIEL DEFOE VE JONATHAN SWIFT

“Dualar ve gözyaşlarıyla devrim yapılmaz, zorbaları öldürmedikçe esaret bitmez.” –Defoe (sf. 43)

“İleriye doğru yaşarken geriye doğru anlamlandırırız.” (sf. 43)

“İnsan benliği yalnız ve düşünceli olabilir. Ne var ki, son tahlilde, içinde bulunduğu koşulların ürünü ve işlevidir. Bağımsız, özgür bir varlık olmak isteyen bir insan, maddi koşullarının ötesine geçemez.” (sf. 46)

“Gerçekte, her şerde bir hayır falan yoktur. Bir an için olduğunu kabul etsek bile o hayır, o şerri meşrulaştırmaz. Auschwitz, dayanışma ve fedakârlık bilincinin gelişmesine muhakkak katkıda bulunmuştur ama bunun böyle olması Auschwitz’de yaşananları meşrulaştırmaz.” (sf. 48)

“Seküler bir dünyada anlam olumsaldır, hiçbir şeye önceden anlam atfedilemez.” (sf. 48)

“İnsan kendi kabuğunu bir kez kırdığında, insani olan hiçbir şeyin mutlak olmadığını anlar. Kendi kırılganlığını ve faniliğini hissedip yargılarının kusurlu, akıl yürütme yetisini felç eden tutkuların anlamsız olduğunu fark eder. Kendi kibirli planlarının, dünyanın büyüklüğü karşısında ne kadar küçük kaldığını görür. Bu iyileştirici farkındalığı edinen insan, başkalarına karşı adil ve merhametli davranmaya başlar.” (sf. 63 – 64)

3- WALTER SCOTT VE JANE AUSTEN

“Hepimiz çoğu zaman bir ara yolda ilerlediğimizi hissederiz. Sağımızı solumuzu fanatiklerin sardığını düşünürüz. İnsanoğlunun kendini merkeze, başka insanları ise çevreye koyması doğaldır. (…) Ne var ki (…) fanatikler de kendini dünyanın merkezinde görürler. Hiç kimse kendini kudurmuş bir fanatik veya at gözlüğü takmış bir yobaz olarak tanımlamaz. Fanatik ve yobaz olanlar her zaman başkalarıdır.” (sf. 129)

“Bir devlet, ordusu veya polis teşkilatı ile değil kültürü ile güçlüdür.” (sf. 155)

İngilizler, dengeyi, simetriyi, ölçüyü, sağduyuyu öteden beri severler (ve Austen’da bunların hepsinden bol miktarda vardır).” (sf. 159)

4- BRONTË KARDEŞLER

“19. Yüzyıl İngiliz romanı, kentli üst sınıfların değil taşralı küçük burjuvazinin ürünüdür.” (sf. 166)

“ ‘Çelişkinin somutlaştığı’ sınıf olan alt orta sınıf, parçası olmak istediği ‘medeni’ sınıf ile arasına düşmekten korktuğu ‘avam’ arasında sıkışmıştır.” (sf. 167)

“Yükselme hırsı ile düşme korkusu arasındaki trajik çelişki, Viktorya Çağında İngiliz toplumunun yapısal özelliklerinden birisidir.” (sf. 167)

5- JOSEPH CONRAD

“Bir göçmenin göç ettiği ülkeye o ülkenin yerlilerinden daha çok bağlanmasının sebebi o kültürü bilinçli bir şekilde tercih etmesidir; ayrıca oraya minnettar kalmak için bir takım geçerli gerekçeleri olabilir.” (sf. 294)

“Sömürgeciler, düzen nedir bilmez halkları birliğe ve düzene kavuşturma parolasıyla harekete geçerler. Ancak bu tutum (…) sömürgecinin salak, sömürülenin ise doğası gereği serkeş olduğunu iddia eder.” (sf. 301)

“Emperyal güçlerin açtığı yaraları iyileştirmeye çalışan iyi niyetli bir liberal kanat her zaman olmuştur.” (sf. 313)

6- JAMES JOYCE

“İngilizler, kendi modernist edebiyatlarını sömürgelerindeki yazarlara borçludur. (Bu tarz) iyi yazarları –Oliver Goldsmith, Oscar Wilde, James Joyce, Salman Rushdie- sahiplenmekte İngilizlerden daha usta bir ulus yoktur.” (sf. 354 – 355)

“Gelgelelim başarısız İrlandalılar ayrı bir sorundur. İrlandalı aktör Richard Harris bir ödül aldığında İngiliz gazetelerinin şu tür başlıklar attıklarını hatırlıyorum: ‘İngiliz aktör onurlandırıldı.’ Ancak aynı aktör bir kavgaya karıştığı için tutuklandığında gazetelerin attığı başlıklar da değişmişti: ‘İrlandalı aktör tutuklandı’.” (Sf. 355)

“Joyce’un dokunaklı bir ifadeyle söylediği gibi İrlanda, ‘Avrupa’nın sonradan aklına gelen bir düşüncedir’ ve İrlanda halkı ‘Avrupa’nın her şeye herkesten geç kalan ırkıdır’.” (sf. 359)

“Modernizm, dilin kendi bilincine vardığı andır. (…) İrlanda’da dil her zaman siyasi ve kültürel bir mayın tarlası olmuştur; zira sömürgecinin dili ile yerlilerin küçümsenen dili arasındaki rekabet hiç bitmemiştir.” (sf. 361)

“Joyce, (…) milliyetçiliği yeterince devrimci bulmaz. Gerçekten de İrlanda milliyetçileri, Britanya devletine karşı çıkarken kiliseye sadık kalmışlardır ve Joyce bunu bir hayli grotesk bir tutarsızlık olarak görmüştür.” (sf. 365)

“Yeryüzündeki her şey eninde sonunda başa dönüyorsa, tarihin sürekli ilerlediği görüşü emperyal bir mitten ibarettir.” (sf. 372)

“Dünyayı, şeytanı, bedeni ve şehveti aşmanın yolu onları tanımaktan geçer.” (sf. 382)

7- VIRGINIA WOOLF

“Modernistlerin çoğu insan deneyiminin kalbinde ancak anlık bir görünüşü yakalayabildiğimiz sürekli, ebedi bir şey olduğu düşüncesindedirler.” (sf. 408)

“Modernizmin trajedisi şudur: Bir tür kurgu olduğunu bildiği halde, mutlak olanın peşindeki iştahlı arayışından vazgeçmez.” (sf. 408)

“Farklılıkları resmetmesine resmeder Woolf ama onlara hayat veremez. Üst sınıf İngilizlerin çoğu gibi Woolf’un da kendi sınıfının çeşitliliğinin dışına çıkamamış olduğundan şüphe ediyor insan.” (sf. 415)

Terry Eagleton
İNGİLİZ ROMANI
Çevirmen: Barış Özkül
Sözcükler Yayınevi

11 Haziran 2012 Pazartesi

ÖLÜMCÜL KİMLİKLER [ALINTI #19]

"... kimlik bir 'yamalı bohça' değildir, gergin bir tuval üzerine çizilen bir desendir; tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır." (sf. 27)


"Bu arada herkes bir ülkenin geleceğinin, tarihinin basit bir uzantısı olamayacağını kabul edecektir -hangi halk olursa olsun, geleceğinden çok tarihine hayranlık duyması üzücü bile sayılabilir." (sf. 37)


"Bana öyle geliyor ki, dinlerin halklar üzerindeki etkisi fazlaca abartılırken, tersine halkların dinler üzerindeki etkisi dikkate alınmıyor." (sf. 37)


"Bizimkiler de dahil her devirde gözlemlenebilecek bir tutum. Müslüman toplumu kendini güvende hissettiği her defasında açık olmayı başarmıştır. Böyle zamanlarda ortaya çıkan İslam görüntüsünün bugünkü karikatürleriyle hiçbir benzerliği yoktur. Eski görüntünün İslamın başlangıçtaki esas ruhunu daha iyi yansıttığını söylemeye çalışmıyorum ama sadece, bu dinin de, tıpkı öteki dinler gibi her dönemde zamanın ve mekanın damgasını taşıdığını söylemek istiyorum. Kendilerinden emin toplumlar yansımalarını güven verici, huzur dolu, açık bir dinde bulurlar; güvensiz toplumlarsa korkak, bağnaz, çatıkkaşlı bir dinde." (sf. 56)


"Kiliseyi devletten ayırmak artık yeterli değil; dinseli bir kimlik bildirimi olmaktan çıkartmak aynı derecede önemli." (sf. 82)


"Farklılıklarımızı büyük bir hırsla vurguluyorsak, bunun nedeni açıkça git gide daha az farklı hale gelmemizdir." (sf. 88)


"Evrenselliğin temel ön gerçeği, insanlık onuruna ilişkin haklar olduğu, hiç kimsenin dini, rengi, milliyeti, cinsiyeti ya da daha başka nedenler yüzünden hemcinslerini bu haklardan yoksun bırakamayacağıdır. (...)
İlke olarak buna pek az kişi karşı çıkacaktır: uygulamada ise, sanki buna hiç inanılmıyormuş gibi davranılır. Mesela hiçbir Batılı hükümet, Afrika'daki ve Arap dünyasındaki insan haklarına Polonya ya da Küba'dakine baktığı gibi talepkar bir bakışla bakmaz. (...) Birine saygı göstermek, tarihine saygı göstermek, onun aynı insanlığa ait olduğunu kabul etmekle olur, farklı bir insanlığa, ucuz bir insanlığa değil." (sf. 89)




"İsrailliler bugün bir ulus oluşturmuşlarsa, bunun tek nedeni (...) onları birleştiren din bağı değildir, kendilerini modern İbranice sayesinde gerçek bir ulusal dille donatmayı başarmış olmalarıdır; kırk yıl İsrail'de kalıp da sinagoga adımını atmamış bir kişi bir anda toplum dışına atılmayacaktır; orada kırk yıl yaşayıp da İbranice'yi öğrenmek istemeyen bir kişi içinse aynı şey söylenemez. (...) Bir insanın dinsiz yaşayabileceği ama herhangi bir dili olmadan kesinlikle yaşayamayacağını görmek için uzun ıspatlara gerek yoktur." (sf. 108)




"Uzun zamandan beri baskı gören ya da en azından ihmal edilen bir dil, ötekilerin aleyhine olarak ve başka tipte bir ayrımcılığa yol açma pahasına yerini meşru olarak yeniden talep edebilir mi?" (sf.110)


"... Her türlü politik ya da sendikal ya da akademik özgürlükler kösteklendiğinde, ibadet yerleri insanların toplanıp tartışabileceği tek yer haline gelir. (...) Zaman ilerledikçe sözde 'laik' diktatörler dinci fanatizmin fidanlığı gibi görünmeye başladılar. Demokrasinin olmadığı bir laiklik, hem demokrasi hem laiklik için bir felakettir."


"Demokrasiden söz edebilmek için fikir tartışmalarının göreli bir huzur ortamında gerçekleşmesi gerekir. (...) Cemaatlere dayanan ya da ırkçı ya da totaliter bir mantık içine girildiği an, dünyanın her yerinde demokratların rolü artık çoğunluğun tercihlerini ön plana çıkarmak değil, gerekirse çoğunluk kuralına karşı, ezilenlerin haklarına saygı duyulmasını sağlamak olmalıdır."  (sf. 125)




Amin Maalouf
ÖLÜMCÜL KİMLİKLER
YKY

6 Mart 2012 Salı

YEDİ KAPILI KIRK ODA [Alıntı #18]

Hamlet ile Hitler

----Hamlet'in bir türlü öldüremediği amcası aslında Hitler'miş----

"Tarih hikayeleştirilirken, hikaye tarihselleştirilir. Gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan bütün anlatılar yalanlarla zenginleşir. Bütün anılar, anlatıya dökülen bütün tarihler kurgusaldır." (sf. 231)

"Aslında hayat kimseye yetmez. Kendinizi kandırmayın. Öyle olsaydı, hayatın size kahramanlar aracılığıyla söyleyecekleri ile bu kadar çok ilgilenmezdiniz." (sf. 235)

"Sizin gözünüzü korkutan, kahramanların aynı zamanda bir çeşit kurban olması. İstemediğiniz bu aslında, yoksa kahraman olmanın kendisi değil." (sf. 236)

"Sosyal maskemiz kendimizin bir lehçesidir. Bunu anladığımızda kendimiz için bile imkansız oluruz." (sf. 261)

13 Aralık 2011 Salı

Kırk Oda [Alıntı #17]

Makas

"Bazı şeyleri ötekilere/onlara anlatmak güçtür. anlamaya hazırdırlar. Anlamak isterler. anlamaya çalışırlar. Fakat asıl zor olanın, sizin için güç olanın, bu anlatma çabası olduğunu anlamazlar." (58)

"Hayatımda bir şeyler değişsin istiyorum. Sürekli bir şeyler değişsin. Sonra da çok korkuyorum. Her şey değişecek diye korkuyorum." (59)

"Hiç önemsemiyormuş gibi gözüküp, deliler gibi önemsiyordum. Bu da benim ikilemimdi." (66)

"Evet, onlardan (insanlardan) gizlice nefret ediyordum. nefretimi aşırı nezaketimle örtüyor, onlara hep anlayışlı ve yakın davranmaya özen gösteriyordum. (...) onları hor görüyordum, küçümsüyordum, yaşamlarında bir büyük eksiklik, bir boşluk varmış gibi geliyordu." (69)

"Her şeyi anlıyor, herkesi tanıyor, her sorunu kavrıyor, yani kavraya anlaya yaşlanıyordum. Anlamak yorgunuydum. Bu yüzden kimseye kızamıyordum. Kimseden doya doya nefret edemiyordum. Kimseye ağız dolusu küfredemiyordum, kimseye deliler gibi öfkelenemiyordum." (71)


Hedda Gable Diye Bir Kadın

"Hiçbir şeyi sahiden yaşayamıyorum. sevinemiyorum, sevemiyorum. Bütün duyarlılıklarım sahte, düşünülmüş, tasarlanmış, bütün inceliklerimin etkisi ve sonuçları hesaplanmış. Bütün duyarlı yanlarımın çürüdüğünü duyumsuyorum. Sanki gövdemin bir parçası usul usul çürüyor. Karşı çıktığım bir dünyanın parçası oluyorum. (...) acı çekmeyi kuruyorum, sevmeyi, aşık olmayı, dost, arkadaş olmayı kuruyorum. Sonra kurduklarımı yaşıyorum, kurduklarıma insanları inandırmak istiyorum.inanmadıkları zaman deliriyorum, suçluyorum, suçlanıyorum." (95-96)


Murathan MUNGAN
Kırk Oda

8 Kasım 2011 Salı

Koleksiyoncu [Alıntı #16]

"Herkesçe küçümsenen biri olmaktan nefret ediyorsun, meramını doğru düzgün anlatamamaktan nefret ediyorsun. Onlar gidip ortalığı yıkıyorlar, sen oturup surat asıyorsun. Başkalarına yardım etmeyeceğim, insanlar için kılımı bile kıpırdatmayacağım, diyorsun. Yalnızca kendimi düşüneceğim, geri kalanlar ne halleri versa görsünler, beni ilgilendirmez, diyorsun." (sf. 126)

"Ladymont'tayken elimin iyi kalem tuttuğunu düşünürdüm. Londra'ya gittiğimde bunun doğru olmadığını kavramaya başladım. Benim kadar, hatta benden daha yetenekli insanlarla çevriliydim. Değil bir başkasınınkini, kendi yaşantımı bile nasıl yönlendireceğimi bilmiyorum.
Yönlendirilme gereksinimi olan benim." (sf. 226)

Koleksiyoncu - The Collector
John Fawles
Ayrıntı Yayınları

12 Ekim 2011 Çarşamba

Çavdar Tarlasında Çocuklar [Alıntı #15]

" 'Hayat, kurallara göre oynanması gereken bir oyundur.'
Oyunmuş, kıçımın kenarı. Oyun, öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam; kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan hiç yoksa, oyunla ilgisi kalır mı bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun." (sf. 13-14)

"...Birileri bana yaşıma uygun davranmam gerektiğini söylediğinde canım sıkılır. Bazen yaşıma göre olgun davrandığım da olur -ciddi söylüyorum- ama buna kimse dikkat etmez. İnsanlar hiçbir şeye dikkat etmiyorlar zaten." (sf. 14)

"En büyük sorunum da bu; kiminle biraz oynaşsam, onu bayağı akıllı biri sanıyorum." (sf. 102)

"Sinemalarda böyle sahtekârca zımbırtılara deli gibi gözyaşı dökenlerin yüzde doksanı aslında kötü kalpli, aşağılık insanlar." (sf. 133)

"Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz yoksa." (sf. 198)

17 Eylül 2011 Cumartesi

Dağın Öteki Yüzü [Alıntı #14]

"Sen, beni hiçbir zaman kâfi miktarda sevmedin," diye sitem ediyor, kalbimi parçalıyorsun. Ah sevgilim, seni bazen üzdüm biliyorum. Sen şefkatine kendimi emanet edebildiğim tek insansın. Aramızdaki bu mucizeyi lütfen unutma." (sf. 28)

"Kadınlarda bu güç vardı... Acıları birbirine denkleştirme, birleştirme, yaşayıp bitirme, yeniden başlama! [...] Kadınlar bitenden, erkeklerse sürenden söz etmiyorlardı." (sf. 176)

"Şeb-i yeldayı müneccimle müvakkit ne bilir
Müptela-i aşka sor, kim geceler kaç saat?" (sf. 254)

Erendiz ATASÜ
Dağın Öteki Yüzü
Everest Yayınları